Mersin Tarihçe

Birinci yüzyılda yaşamış olan Amasyalı coğrafya yazarı Strabon, bugünkü İçel ve çevresini Kilikya olarak tanıtmakta ve coğrafi açıdan bunu ovalık ve dağlık Kilikya olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Her iki Kilikyanın da başkenti Tarsus idi. Dağlık Kilikya'nın sınırları Manavgat Çayından Limonlu'ya (Lamus Deresi) kadar uzanan bölgeyi, Ovalık Kilikya ise Limonlu'dan Amanos Dağlarına kadar olan alanı kapsıyordu. Bu sınırlar sabit olmayıp, Roma imparatorları tarafından yeni düzenlemelerle yeniden belirleniyordu. Bu bölgeler, bugün Taşeli ve Çukurova adını taşımaktadırlar.

Tarih yazarı Herodot ve mitoloji bölgenin, Fenike Kralı, Agenor'un oğullarından, boğa kılığına girmiş Zeus'un, kızkardeşleri Europe'u kaçırdıktan sonra, onu aramaya çıkan Kilix'in, bir süre sonra kardeşini aramaktan vazgeçip buraya gelip yerleştiğini ve onun adından dolayı bölgenin Kilikya adını aldığını bildirmektedirler. Bundan başka, Roma imparatorluk döneminde bir çok anlatımlar türetilmiştir.

Bölgeyi bir taraftan deniz diğer taraftan ise sadece birkaç noktadan geçit veren Toros dağları çevirmektedir. En önemli geçitlerden biri de "Kilikya Kapısı" diye adlandırılan ve Pozantı yolu üzerinde bulunan dar bir geçittir. Hitit mitolojisinde bu geçidi Hititlilerin denize doğru ilerlemesini sağlamak için bir boğanın boynuzlarıyla açtığı anlatılır. Romalı Settimius Severus'un, Pescenio Nigro'yu 194 yılında Issos'ta yenmesinden sonra Kilikya Kapısı'na bir zafer takısı inşa edildi. Zafer takısının üzerinde de bir Quadriga (dört atlı araba) anıtı kondu. Bundan dolayı Kilikya'da her beş yılda bir "Severa Olympia Epineikia" adı altında oyunlar düzenlenmeye başlandı. İç Anadolu bölgesinden Kilikya'ya inmek için diğer geçitler ise Mut yakınlarındaki Sertavul ile Hatay istikametinden gelenler için ise Belen Kapısı'dır.

Kilikya bölgesinin, bir taraftan sırtını Toros dağlarına dayaması bir taraftan ise denizle çevrili olması, korunaklı bir bölge olmasını sağlamıştır. Aynı zamanda bu yörede tarıma elverişli verimli ovaların ve bol suya sahip nehirlerin bulunması, buranın insanlar için yaşanılabilir ideal bir bölge olmasını sağlamıştır.

Bu bölgenin en eski yazılı tarihi, Luvi, Kizzuwatna, Hitit, Asur ve Babil krallıklarının tarihleri ile içiçedir. Yerel krallık Kizzuwatna M.Ö. 17. yüzyılda Hitit işgaline uğramış daha sonraları da sırasıyla, Urartular, Asurlular, Babiller, Lidyalılar, Persler, Seleukoslar ve Romalılar tarafından işgal edilmiştir. Bu arada Aiollar ve İonlar bölgenin çeşitli noktalarında ticaret iskeleleri ile yerleşim birimleri kurmuşlardı.

Büyük imparatorlukların yıkılmasıyla Kilikyalılar bölgede, Syennesis hanedanlığı adı altında bir krallık kurdu. Bu krallık para bastırıyor ve kendisine ait ordusuyla içişlerinde bağımsız olarak yaşıyordu.

Perslerle beraber Yunan savaşlarına katılan bu askerlerin yünden yapılmış yöreye ait giysileri, başlarında miğferleri, kollarında ham deriden yapılmış kalkanları ve ellerinde ikişer mızrakla bellerinde bir kılıçları bulunmaktaydı. O devre ait yazarlar Kilikya'nın uçsuz bucaksız bir yer olduğunu, bol suya sahip olan verimli topraklarının, ağaçlar, bağlar ve ekinlerle örtülü olduğundan bahsetmektedirler.

M.Ö. 333'de İssos'ta Perslerin yenilgiye uğratılmasıyla Kilikya, Büyük İskender'in egemenliğine girer. İskender'in ölümünün ardından buralar, komutanlarından Seleukos Nicator'un eline geçer ve kurmuş olduğu Seleukoslar krallığının bir parçası olur. Seleukos kralı III. Antiochos döneminde Kilikya, sanat ve kentleşmede yüksek bir seviyeye ulaştı. MÖ 190 yılında Manisa yakınlarında Romalılara karşı yapılan savaşta yenilen III. Antiochos'un toprakları yavaş yavaş Romalıların eline geçti.

Bölge otorite boşluğundan yararlanan korsanların ve dağlık kesimlerde yaşayan İsaurialıların sürekli akınlarına uğruyordu. M.Ö. 67'de Romalı komutan Pompeius buralara gelerek korsan faaliyetlerine son verdi. İsaurialıların akınları ise, aralıklarla M.S. 491 yılında Bizanslılar tarafından kesin yenilgiye uğratılmalarına dek sürdü.

Romalıların yönetiminde, ünlü hatip Cicero, Prokonsül sıfatıyla Kilikya'ya vali olarak atandı. Julius Caesar Tarsus'a gelir ve M.Ö. 58 yılında Kıbrıs adasını da Kilikya bölgesine bağlar. Caesar'dan sonra, doğu bölgesinin yönetimini üstlenen Marcus Antonius, Tarsus'ta Mısır Kraliçesi Kleopatra ile buluşur. Kleopatra'nın gemisiyle Tarsus limanına girişi, daha sonra Antonius'la yaşadığı beraberliği, Antik Çağ tarihinin en çok ilgi çeken olaylarından biridir. Antik yazar Plutharcos, Kleopatra'yı aşk tanrıçası Afrodite, Antonius'u da şarap ve zevk tanrısı Dyonisius'a benzetmekteydi ve bu olayı iki tanrının dünyanın iyiliği için birleşmesi olarak nitelendirdi.

Hadrianus zamanında, 137 yılında yollar yeniden inşa edildi, (8. Sağlıklı köyü Antik yol) tüm şehirler birbirine bağlandılar, büyük mimari eserler yapılmaya başlandı ve bu bölgeye "Cilicia, Isauria et Lycaonia" adı verildi. Bu dönemde Kilikya ekonomisi üretken, ticareti büyük bir hareketlilik içindeydi, vergilerde önemli indirimler yapıldı.

Kilikya'da, adını bölgeden alan ve bütün dünyaya ticareti yapılan Cilicium denilen keçi kılından kaba dokumalar da üretiliyordu. Bu gün hâlâ bölgede üretilen bu kaba dokumalar sıcağı, soğuğu ve suyu geçirmediğinden dolayı Türkmen ve Yörükler tarafından çadır olarak kullanılmaktadır.

Birinci yüzyılda doğan Hristiyanlık inancı, Kilikya'da hızlı bir şekilde yayılmıştır. Roma imparatorluğunun 4. yüzyılda bölünmesinden sonra buraya hakim olan Bizanslılar devrinde manastırlar ve kiliseler inşa edilmiştir. Burada yaşamış azizler için dini şehitlikler yapılmıştır. Havarilerden çadır dokumacısı olan Aziz Pavlus'un Tarsuslu oluşu bölgenin önemini arttırmıştı. Fakat ticaretin yeni başkent İstanbul'a kaymasından ötürü, sermayenin büyük bir bölümü ve tüccarlar oraya doğru yöneldiler, haliyle limanlar ve bu yöreler yavaş yavaş eski canlılıklarını kaybetmeye başladılar.

Bizans imparatorluğundaki çekişmeler ve siyasi iktidarsızlık nedeniyle iç ve dış sorunlar büyüyüp merkezi otorite zayıflayınca, 611'de Sasanilerin Tarsus'a girmeleri önlenemedi. Ancak 11 yıl sonra bu işgal sona erdi.

7. Yüzyıldan Osmanlıların fethine kadar bu bölge, Arapların, Abbasilerin, Mısırlı Tulunoğullarının, Selçukluların, Moğolların, Haçlıların, Ermenilerin, Memlukların, Ramazanoğulları ve Karamanoğullarının eline geçmiştir. 16. yüzyıldan itibaren buralar Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1832'de bölgeyi ele geçiren Mısırlı İbrahim Paşa, 8 yıl bölgeyi bağımsız bir eyalet olarak idare etmiştir. I. Dünya savaşından sonra buralar Fransız ve İngiliz işgaline uğramıştır, 1921 yılının sonlarıyla 1922'nin başlarında işgalin bitmesiyle bölge Türkiye Cumhuriyeti'ne katılmıştır.